Çarşamba, Ekim 24, 2012

Tekdüze


Gene boş bir sayfa …
Yazılmayı bekleyen şeyler var belki içimde. Bilmiyorum..
İçimdeki boşluktan başka bir şey bulamıyorum…
Karmaşık duygular yok artık. Onları hissedemiyorum…
Hayırlardan ve uzun çizgilerden başka bir şey göremiyorum.
Netliklerimi ise çoktan kaybettim. Ama bu beni kötümser yapmadı..


Aksine koca bir gülüş ekledi dudaklarıma...
Yapmacık değiller belki ama özel de değiller.
Şuursuzca değiller ama sadeler.
"Mutluysan gülersin" cinsinden bir tekdüzeler...
Eski deliliklerim de azaldı sanırım.
O çatlak ve umursamaz kahkahalarım uzun zamandır görünmüyorlar… İçimdeki potansiyelden hala eminim ama sanırım biraz yorgunlar ya da isteksiz.
Kimbilir, sonunda onlarda sıkılmışlardır eski karmaşıklıklarımdan…



Yazacak paragraflarım var mı bilmiyorum..
Zaten bir ‘bilmiyorum’u biliyorum sanırım.
Rahatlayamıyorum bir türlü..
Hep bir sıkışma
Yoğun bir boşluk…
Ama bildiğim bir şey daha var…. Doğrularım.
Doğrucu bir insan olmadığımı söylerim aslında ama..
Doğrularıma duyduğum bağlılığımı itiraf etmeliyim.. Onlara daim güvendiğimi…

Madalyonun iki yüzü vardır öyle değil mi?
Ya doğrusun ya da yanlış…
Madalyonun arasında sıkışırsın ya da....
Ama madalyonun üstünde sen (!) olamazsın asla.
Ben gördüğüm madalyonun hep doğrusuna tutundum.Kendimce…
Hiçbir zaman kendi doğrularımı bırakıp başka bir madalyonun doğrularına sarılmadım.
Bu mutlakiyette yanlışlarım hep kaybetti.
Duyduğum, hissettiğim her ne varsa ve yanlışsa yok saydım.
Evet biliyorum bu yapılması güç. Belki kimine göre saçma…
Neden yanlışın yolunda ezilecektim ki un ufak olana kadar?
Yanlış anlamayın.. Her şeyi doğru yaptım demiyorum…
Ama her ne kadar yanlış olduğu savunulursa savunulsun ben hep kendi doğrularımı yaptım...
Ve evet ben doğru olanı yaptım.
Doğrularım konuştukça içimdeki gücü hissediyorum ister istemez.
Beni her türlü güçlü kılan onlar…
Onlara hükmedebiliyorum ve kullanabileceğim gücü hissedebiliyorm.
Ve evet konuşacak bir şeyler varmış aslında içimde.
Biliyorum ...


-kalemifosforlu-

Cumartesi, Ekim 13, 2012

Üç Nokta


Uyku... İnsanın tamamen bilinçaltıyla baş başa kaldığı günün tek zamanı.

Uyumanın verdiği huzuru bulamam belki de.  Peki ya artık verdiği çaresizlik? Bir daha hiç uyuyamacakmışım gibi yatakta dönüp duran bedenim... Kendimle baş başa kalmaya hazır mıyım ki ben bütünüyle? Bu oda neleri bağırarak sustu...





İçimi rahatça dökebildiğim, konuştuğum duvarlarım var benim. Dert anlattığım boşluklarım var. Derin bir sessizliğim var en önemlisi. Susmasını bilen…

Burada bir “ben” varım işte. Hiçbir zaman “ben” olamadığım bir yaşamda,  benliğimi bulduğum tek yer, tek zaman… Bir türlü dökülemeyen yaşlar yok burada. İçeri atışlar yok. Bahanelere yer yok. Susmaların anlamı var burada…

Beni benden iyi tanır belki de duvarlar. Onlara bakmak her anıyı, her duyguyu anlamaya yetiyor sanki. Yaşadığım her farklı duyguda baktığım yine aynı duvardı!

Uzun bekleyişlerim var benim. Hayatta hiç kimsenin dolduramayacağı boşluklarım… Hep o gözümde kalan, akamayan yaşın bir anlamı var…

Hayattan beklentilerim vardı.  Büyüktüler… Belki de imkansız. Birçok insan için çok basittiler. Benimse dünyamdılar. Basit ve kendimce bir dünyam vardı aslında. Ama karmaşıktı. Anlaşılmazdı ya da fazla yoğun… Anlamaya çalışmak yorardı insanı.

Beklentilerimi boşluklarıma yüklemiyorum artık. Salıyorum onları. Hayatım olan umutlarım da yok artık.  Belki bir gün lafını karalıyorum …

Bir geleceğim yok belki de…  Geçmişten bu kadar çok şey beklemişken.

Hep üç noktalarım var benim. Söyleyemediğim uzun cümlelerim saklı… Hiçbir kelimenin anlatmaya yetemeyeceği dipsiz bir kuyum var . . .




-kalemifosforlu-



Çarşamba, Ekim 10, 2012

Araf.







Kapanmış gözlerim..
Nerdeyim ben?
Boşluk..?







Hayır boşluk değil burası..
İçim dopdolu sanki. Taşıyorum..
Bir şey fısıldıyorum kendime istemsiz..
Her şey bitti.”
Dudaklarım kıvrılıyor aniden..
Gülebiliyor muyum yoksa?

Fısıltıma kulak veriyor her hücrem..
Çözülüyor mu sonunda düğümlerim?
Boğazımdaki yumru yutkunmama engel değil artık…

Peki nerdeyim ben?
Bittiği yer mi burası..
Gözlerim bilmek için istekli..
Açılıyor birden.


Yüksekteyim..
Etrafta yüzler var hiç tanımadığım..
Dikkatle inceliyorum hepsini..

Sessizce köşeye çömelmiş sallanan bir kadın..
Gözlerini hiç kırpmadan uzaklara bakan bir adam…
Biri haykırıyor sanki… ağlıyor mu gülüyor mu?
Arkamı dönüyorum..
Göz göze geliyoruz..
Susuyor…
Gözlerini kaçırıyor..

Herkes birbirinden farklı evet..
Bir şey hariç..
Hepsinin gözlerinde umarsızlık var…

Her şey bitmişti hani?
Her şeyin bittiği yerde benim ‘araf’ım başlamış meğer.!

Kuru bir toprağın üzerindeyim..
 Kıraç.
Ne salacak köklerim var..
Ne de köklerimi saracak toprak..!
Kuru bir dalım artık..
Büyüyemem.
Hiçbir su, hiçbir ışık beni yeniden yeşertmeye yetmez.

-eskilerden-

Photography by Steven FERNANDEZ

-kalemifosforlu-

Pazartesi, Ekim 01, 2012

Dünya Mimarlık Gününüz Kutlu Olsun!


Henüz ikinci sınıfa geçen bir çaylak olsam da mimarlık hakkında bağırmak istediğim yığınla şey birikmiş içimdeJ  Bu seneki sıcaklarda gittiğim yapı yaz okulu da düşünülecek olursa çok olmuşum.

İsteyerek ya da istemeyerek… Mimarlık kazandığın yazıyor ekranda.. Sonrası malumJ

Adını bile bilmediğin malzemeler alıyor insan en başta… Listeyi veriyorsunuz şüphesizce. Adam koyuyor önüne, “Bu neymiş ki?” diye incelerken buluyorsun kendini…  Ve bu sene boyunca da devam ediyor aslında.  Ama sonunda öyle bir duruma geliyorsun ki; satıcı sana  ‘Öylesi olmaz ki zaten.’ dediğinde , ‘Var,  siz merak etmeyin.’ diye caka bile satabiliyorsunJ Piyasa senden soruluyor zaten sonra. Tabi hemen ticari zekan işlemeye başlayıp ‘ozalit açsaydım şimdiye…’ gibi hesaplar yaparken buluyorsun kendini. Adamın aylık kirasını neredeyse sadece ben verdiğim düşünülürse…

Hayattan, insanlardan kopman çok zaman almıyor. İlk, toplu taşıma araçlarında ötekileştiriliyorsun… Bakıyorsun ki, senin daha yeni tanıştığın malzemelerinle insanlar da yeni yeni tanışıyor. Abartıp, sen gözünün içine baksan da kafasını çevirmeyen insanlar bile oluyor. Başlarda hoşuna da gidiyor aslında. Yeni yetme üniversitelisin ne de olsaJ O koca çantayı taşımak için henüz koca koca hevesler besliyorsun.  Henüz…

Alışıyor insan sonra… Çizim çantasına, t cetveline isim bile koyabiliyorsun. Onu bir evcil hayvanın  gibi yanında dikkatlice taşıyorsun. Hoşlanmadığın insanları ısırtabiliyorsun bile bazenJ Bazen hakim olamayıp kazalara sebebiyet de verebiliyorsun…

Birkaç haftadan sonra eve sığmamaya başlıyorsun. Maket-çizim malzemeleri derken zaten çalışacak yer bulamıyor insan. Çalışacak yer bulsan, uyuyacak -belki birkaç saat(cik!)- yer açmak biraz zaman alıyor. Zaten maket sonrası peligom kokusuyla uyumak diye bir olay var ki sabahları çok hoş olurJ

Mimarlık ağrıları baş gösteriyor hemen. Vücudunun değişik uzuvlarındaki ağrılar bir türlü iyileşmeyecek gibi geliyor insana. Bir süre sonra şikayet etmiyor da insan. Alışıyor…

Jürileri unutmamak gerek tabi. Jüriden bir gece önceleri var asıl. İşte o gece dakikaların gerçekten at koşturduğu gece…  Uyumaktan umudu kesmişsindir zaten de tek derdin ‘n’olur yetişsin!’ olur.  Gece sabaha kavuştuğu anki paniği hayatım boyunca yaşadım mı bilmiyorum. Evet 24 saat bir gün için yeterli değil artık…

Mimarlık öğrencisinin üniforması pijaması olsa gerek. İlk haftalar erkenden kalkıp süslenip gittiğin okula, sonraları ne giydiğini bilemez halde gidiyorsun. Bir bayan olarak buna bazen isyan ettiğim oluyor. Ama sonunda yorgunluk ağır basıyor. Jüri zamanları da süslenmek için güzel bir fırsat olabiliyor ama tabi jüri öncesi zaman bulabilirsen!

Bir de olayın ‘entel olma’ çalışmaları var tabi. Büyük bir kültür patlamasının ortasında kaldığını hissediyorsun. Henüz bilmediğin, haberdar dahi olmadığın hayatlara, düşüncelere yetişmek için nereden başlayacağını şaşırıyorsun. Okuman, izlemen,  görmen gerekenlerin uzun bir listesi çıkıyor önüne. İnsan o an anlıyor gerçekten tam bir çaylak olduğunu aslında.

Sanıyorum ki bundan sonra hep diğer hayatlara, düşüncelere biraz daha yetişebilmek için çalışan bir çaylak olarak kalacağım.
Henüz yolun başı…


-kalemifosforlu-