Cuma, Kasım 30, 2012

Hiç ışık

HAYAT ! 
Yaşamak için verdiğin o ışık var ya hani ismi umut !?
hani önce parlaklığıyla gözleri kör ettiğin... 
sonra da gölgelerinde boğduğun..
istemiyorum artık gölgeli ışıklarını . 

karanlıksa evet..
dibe vurmak istiyorum.
Kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı demek istiyorum örneğin.
Kolay olur o zaman işte.
Sadece öyle kolaylaşabilirsin…


-kalemifosforlu-

Çarşamba, Ekim 24, 2012

Tekdüze


Gene boş bir sayfa …
Yazılmayı bekleyen şeyler var belki içimde. Bilmiyorum..
İçimdeki boşluktan başka bir şey bulamıyorum…
Karmaşık duygular yok artık. Onları hissedemiyorum…
Hayırlardan ve uzun çizgilerden başka bir şey göremiyorum.
Netliklerimi ise çoktan kaybettim. Ama bu beni kötümser yapmadı..


Aksine koca bir gülüş ekledi dudaklarıma...
Yapmacık değiller belki ama özel de değiller.
Şuursuzca değiller ama sadeler.
"Mutluysan gülersin" cinsinden bir tekdüzeler...
Eski deliliklerim de azaldı sanırım.
O çatlak ve umursamaz kahkahalarım uzun zamandır görünmüyorlar… İçimdeki potansiyelden hala eminim ama sanırım biraz yorgunlar ya da isteksiz.
Kimbilir, sonunda onlarda sıkılmışlardır eski karmaşıklıklarımdan…



Yazacak paragraflarım var mı bilmiyorum..
Zaten bir ‘bilmiyorum’u biliyorum sanırım.
Rahatlayamıyorum bir türlü..
Hep bir sıkışma
Yoğun bir boşluk…
Ama bildiğim bir şey daha var…. Doğrularım.
Doğrucu bir insan olmadığımı söylerim aslında ama..
Doğrularıma duyduğum bağlılığımı itiraf etmeliyim.. Onlara daim güvendiğimi…

Madalyonun iki yüzü vardır öyle değil mi?
Ya doğrusun ya da yanlış…
Madalyonun arasında sıkışırsın ya da....
Ama madalyonun üstünde sen (!) olamazsın asla.
Ben gördüğüm madalyonun hep doğrusuna tutundum.Kendimce…
Hiçbir zaman kendi doğrularımı bırakıp başka bir madalyonun doğrularına sarılmadım.
Bu mutlakiyette yanlışlarım hep kaybetti.
Duyduğum, hissettiğim her ne varsa ve yanlışsa yok saydım.
Evet biliyorum bu yapılması güç. Belki kimine göre saçma…
Neden yanlışın yolunda ezilecektim ki un ufak olana kadar?
Yanlış anlamayın.. Her şeyi doğru yaptım demiyorum…
Ama her ne kadar yanlış olduğu savunulursa savunulsun ben hep kendi doğrularımı yaptım...
Ve evet ben doğru olanı yaptım.
Doğrularım konuştukça içimdeki gücü hissediyorum ister istemez.
Beni her türlü güçlü kılan onlar…
Onlara hükmedebiliyorum ve kullanabileceğim gücü hissedebiliyorm.
Ve evet konuşacak bir şeyler varmış aslında içimde.
Biliyorum ...


-kalemifosforlu-

Cumartesi, Ekim 13, 2012

Üç Nokta


Uyku... İnsanın tamamen bilinçaltıyla baş başa kaldığı günün tek zamanı.

Uyumanın verdiği huzuru bulamam belki de.  Peki ya artık verdiği çaresizlik? Bir daha hiç uyuyamacakmışım gibi yatakta dönüp duran bedenim... Kendimle baş başa kalmaya hazır mıyım ki ben bütünüyle? Bu oda neleri bağırarak sustu...





İçimi rahatça dökebildiğim, konuştuğum duvarlarım var benim. Dert anlattığım boşluklarım var. Derin bir sessizliğim var en önemlisi. Susmasını bilen…

Burada bir “ben” varım işte. Hiçbir zaman “ben” olamadığım bir yaşamda,  benliğimi bulduğum tek yer, tek zaman… Bir türlü dökülemeyen yaşlar yok burada. İçeri atışlar yok. Bahanelere yer yok. Susmaların anlamı var burada…

Beni benden iyi tanır belki de duvarlar. Onlara bakmak her anıyı, her duyguyu anlamaya yetiyor sanki. Yaşadığım her farklı duyguda baktığım yine aynı duvardı!

Uzun bekleyişlerim var benim. Hayatta hiç kimsenin dolduramayacağı boşluklarım… Hep o gözümde kalan, akamayan yaşın bir anlamı var…

Hayattan beklentilerim vardı.  Büyüktüler… Belki de imkansız. Birçok insan için çok basittiler. Benimse dünyamdılar. Basit ve kendimce bir dünyam vardı aslında. Ama karmaşıktı. Anlaşılmazdı ya da fazla yoğun… Anlamaya çalışmak yorardı insanı.

Beklentilerimi boşluklarıma yüklemiyorum artık. Salıyorum onları. Hayatım olan umutlarım da yok artık.  Belki bir gün lafını karalıyorum …

Bir geleceğim yok belki de…  Geçmişten bu kadar çok şey beklemişken.

Hep üç noktalarım var benim. Söyleyemediğim uzun cümlelerim saklı… Hiçbir kelimenin anlatmaya yetemeyeceği dipsiz bir kuyum var . . .




-kalemifosforlu-



Çarşamba, Ekim 10, 2012

Araf.







Kapanmış gözlerim..
Nerdeyim ben?
Boşluk..?







Hayır boşluk değil burası..
İçim dopdolu sanki. Taşıyorum..
Bir şey fısıldıyorum kendime istemsiz..
Her şey bitti.”
Dudaklarım kıvrılıyor aniden..
Gülebiliyor muyum yoksa?

Fısıltıma kulak veriyor her hücrem..
Çözülüyor mu sonunda düğümlerim?
Boğazımdaki yumru yutkunmama engel değil artık…

Peki nerdeyim ben?
Bittiği yer mi burası..
Gözlerim bilmek için istekli..
Açılıyor birden.


Yüksekteyim..
Etrafta yüzler var hiç tanımadığım..
Dikkatle inceliyorum hepsini..

Sessizce köşeye çömelmiş sallanan bir kadın..
Gözlerini hiç kırpmadan uzaklara bakan bir adam…
Biri haykırıyor sanki… ağlıyor mu gülüyor mu?
Arkamı dönüyorum..
Göz göze geliyoruz..
Susuyor…
Gözlerini kaçırıyor..

Herkes birbirinden farklı evet..
Bir şey hariç..
Hepsinin gözlerinde umarsızlık var…

Her şey bitmişti hani?
Her şeyin bittiği yerde benim ‘araf’ım başlamış meğer.!

Kuru bir toprağın üzerindeyim..
 Kıraç.
Ne salacak köklerim var..
Ne de köklerimi saracak toprak..!
Kuru bir dalım artık..
Büyüyemem.
Hiçbir su, hiçbir ışık beni yeniden yeşertmeye yetmez.

-eskilerden-

Photography by Steven FERNANDEZ

-kalemifosforlu-

Pazartesi, Ekim 01, 2012

Dünya Mimarlık Gününüz Kutlu Olsun!


Henüz ikinci sınıfa geçen bir çaylak olsam da mimarlık hakkında bağırmak istediğim yığınla şey birikmiş içimdeJ  Bu seneki sıcaklarda gittiğim yapı yaz okulu da düşünülecek olursa çok olmuşum.

İsteyerek ya da istemeyerek… Mimarlık kazandığın yazıyor ekranda.. Sonrası malumJ

Adını bile bilmediğin malzemeler alıyor insan en başta… Listeyi veriyorsunuz şüphesizce. Adam koyuyor önüne, “Bu neymiş ki?” diye incelerken buluyorsun kendini…  Ve bu sene boyunca da devam ediyor aslında.  Ama sonunda öyle bir duruma geliyorsun ki; satıcı sana  ‘Öylesi olmaz ki zaten.’ dediğinde , ‘Var,  siz merak etmeyin.’ diye caka bile satabiliyorsunJ Piyasa senden soruluyor zaten sonra. Tabi hemen ticari zekan işlemeye başlayıp ‘ozalit açsaydım şimdiye…’ gibi hesaplar yaparken buluyorsun kendini. Adamın aylık kirasını neredeyse sadece ben verdiğim düşünülürse…

Hayattan, insanlardan kopman çok zaman almıyor. İlk, toplu taşıma araçlarında ötekileştiriliyorsun… Bakıyorsun ki, senin daha yeni tanıştığın malzemelerinle insanlar da yeni yeni tanışıyor. Abartıp, sen gözünün içine baksan da kafasını çevirmeyen insanlar bile oluyor. Başlarda hoşuna da gidiyor aslında. Yeni yetme üniversitelisin ne de olsaJ O koca çantayı taşımak için henüz koca koca hevesler besliyorsun.  Henüz…

Alışıyor insan sonra… Çizim çantasına, t cetveline isim bile koyabiliyorsun. Onu bir evcil hayvanın  gibi yanında dikkatlice taşıyorsun. Hoşlanmadığın insanları ısırtabiliyorsun bile bazenJ Bazen hakim olamayıp kazalara sebebiyet de verebiliyorsun…

Birkaç haftadan sonra eve sığmamaya başlıyorsun. Maket-çizim malzemeleri derken zaten çalışacak yer bulamıyor insan. Çalışacak yer bulsan, uyuyacak -belki birkaç saat(cik!)- yer açmak biraz zaman alıyor. Zaten maket sonrası peligom kokusuyla uyumak diye bir olay var ki sabahları çok hoş olurJ

Mimarlık ağrıları baş gösteriyor hemen. Vücudunun değişik uzuvlarındaki ağrılar bir türlü iyileşmeyecek gibi geliyor insana. Bir süre sonra şikayet etmiyor da insan. Alışıyor…

Jürileri unutmamak gerek tabi. Jüriden bir gece önceleri var asıl. İşte o gece dakikaların gerçekten at koşturduğu gece…  Uyumaktan umudu kesmişsindir zaten de tek derdin ‘n’olur yetişsin!’ olur.  Gece sabaha kavuştuğu anki paniği hayatım boyunca yaşadım mı bilmiyorum. Evet 24 saat bir gün için yeterli değil artık…

Mimarlık öğrencisinin üniforması pijaması olsa gerek. İlk haftalar erkenden kalkıp süslenip gittiğin okula, sonraları ne giydiğini bilemez halde gidiyorsun. Bir bayan olarak buna bazen isyan ettiğim oluyor. Ama sonunda yorgunluk ağır basıyor. Jüri zamanları da süslenmek için güzel bir fırsat olabiliyor ama tabi jüri öncesi zaman bulabilirsen!

Bir de olayın ‘entel olma’ çalışmaları var tabi. Büyük bir kültür patlamasının ortasında kaldığını hissediyorsun. Henüz bilmediğin, haberdar dahi olmadığın hayatlara, düşüncelere yetişmek için nereden başlayacağını şaşırıyorsun. Okuman, izlemen,  görmen gerekenlerin uzun bir listesi çıkıyor önüne. İnsan o an anlıyor gerçekten tam bir çaylak olduğunu aslında.

Sanıyorum ki bundan sonra hep diğer hayatlara, düşüncelere biraz daha yetişebilmek için çalışan bir çaylak olarak kalacağım.
Henüz yolun başı…


-kalemifosforlu-

Pazartesi, Eylül 10, 2012

Umut

Tek aradığın sıcak bi gülüştür aslında.
Solan tüm çiçeklerinin açacağı bi rüya...
Düşler, dünlerin getirdiği tek armağandır sana
Her şeye rağmen,
onlar tek sığınacak limanındır...

umutsuzca...

-kalemifosforlu-


Pazartesi, Ağustos 13, 2012

Anı yaşaTmak, ama yaşamamak adına

Anılar, kimi yaşadığını gösterir insana. Bazen kime benzediği, bazen yanından bile geçemediği isteklerini...

Kim olduğunu bilmek ister insan. Defalarca duymak belki. Hissetmek ne hissettirdiğini... Ama en çok unutmamak ister insan, tekrar yaşamak... Kimdi? Kiminleydi?

Unutmamak için bir sürü yol deniyoruz. Tekrar hissedememe endişesi içinde anı yaşayamıyoruz bile çoğu kez. Çünkü artık unutmamak için öyle imkanlar var ki elimizde. Fotoğraflar çekmek arşivler dolusu, ama bazen tatmin olmamış yüzlerle dolu... Yazmak, binlerce insanla paylaşmak. Tekrar dönebileceğin, okuyabileceğin yığınla platform var önünde. Peki anı yaşatmak için verdiğin onca çaba , anı yaşatıyor mu insana?



Anı yaşatmak, ama anı yaşamamak adına; sevdiklerimizle olup tatmin olana kadar fotoğraflar çekiniyoruz ya da bir kitapta, kendimizi bulduğumuz bir cümleyi unutmamak için okumaya ara verip bir yere kaydetme çabasına giriyoruz. Çünkü insanız. Tatminkar olmamaya yeminliyiz sanki. içimizde defalarca duymak isteyen biri var...

Elinizde kalan fotoğraflar, sözler, alıntılar olması iyi bir şey tabi.. geriye kalan sadece onlar olur bazen... Ama anı yaşamamak adına bu kadar çabalamak da ne kadar "gerçek geriye kalan" bırakır insana?

Elinizde anı yaşayan fotoğraflar kalsın... Yapmacık gülümseyen ve aslında benliği orada olmayan yüzler değil. Aslında zihninizde saklı, kimsenin bilmediği ama "gerçek siz"i anlatan anılarınız olsun..





-kalemifosforlu-


Çarşamba, Ağustos 01, 2012

Büyülü anlar

Doğru zaman, doğru yer olunca; doğru kişi olup olmadığına aldırmıyoruz... Çoktan doğru kategorisine sokmuş oluyoruz zaten onu. Çünkü o çok tatlı bir tesadüf artık...

Tesadüf. Büyülü bir kelime sanki... İnsanları kaderci olmakla yargılayanlar biziz evet ama işimize gelince tesadüf kelimesini yapıştırmakta da üstümüze yok tabi:) Böyle daha masumane oldu evet. "Bu kadar olmaz ki bu büyük bir tesadüf..." İnanamamazlık da ayrı bir hava verdi!

Kadere inanmayan biri değilim aslında... Bazen ne kadar kuvvetli kulaçlar atsan da akıntı seni hep başladığın yere getirir. bu inkar edilemez...  Ama küçük bir rastlantıyı doğrusu olarak kabul ederken akıntının götürdüğü yeri de göze almalı insan.. Sonunda kayalıklarda sıkışıp kalmak olduğunu bilmeli. Hayatta küçük bir rastlantı gibi masumane anların olabileceğini sorgulamalı biraz..

Destekçi aramak doğamızda var. Bizi olgunlaştıran hatalarımız dayanılacak bir sırt ararken olmaz mı aslında? Destekçi bulma umuduyla akıntıya bırakıyoruz kendimizi.. Tesadüfü kadere çeviriyoruz hemen zihinde. Bile isteye büyüye kapılıyoruz.

Tesadüf. O kadar büyülü mü acaba? Bilmiyor gibi davranmaya devam edelim evet böylesi daha tatlı şimdilik...

Ama iki nokta susmayacak...
"Yolunda beklerseniz, elbet rastlaşırsınız."



-kalemifosforlu-


Cuma, Haziran 15, 2012

Nokta(lar)

En zoru bir başlangıç bulmak. Hepimizin o cümlenin başındaki büyük harfe ihtiyacı var. Yeni kelimelerin, belki yeni noktaların geleceğini haber veren o harfe... Çünkü hepimiz noktalar koymayı öğrendik öyle ya da böyle. Bize öğretilmeyen ise o büyük harflerin nasıl konulabildiği. Hayat bunu öğretmekte biraz cimri sanki... Eksik kalıyor bir şeyler ama biz neyin eksik kaldığına dair yine koyamıyoruz başlığı. Aslında bu biraz da ne denli sert noktalar koyabildiğimizle de ilgili.

Hayatımda olmayı başarabilen cümlelere 'üçnokta' koymayı alışkanlık haline getirmiştim. Ama sonra noktalar koymaya da başladım. Üç noktadan sonra yine büyük harfle yeni bir cümleye başlarsınız evet ama bu 'Her bitiş, bir başlangıçtır.' lafındaki gibi olmaz. Bitmeyen , eksiltili cümlelerim ve üstüne kurduğum yeni cümlelerim oldu benim de. Her ne kadar hayatın siyah beyaz kadar keskin olmadığımı düşünsem de siyahımsı ya da beyazımsı şeyler olmalı hayatta. Noktalara da ihtiyacımız var ki koymayı başardığımız büyük harflerimiz de gerçek başlangıçlar olabilsinler bir diğer günde. 

Bu blogu açmamın nedeni bu işte... O 'üçnokta'larım her ne ise, onları doldurup bir noktaya eriştirmek -mümkünse- . Belki böylece koca harflerle bir üst başlık bile kondurabilirim hayatıma:) Neden olmasın... 

Evet. Hayattan alacak iki noktalarım var sanırım!


-kalemifosforlu-